Gizlilik Sözleşmesi / Kullanım Koşulları

© 2017 by artistic ideas.

  • Facebook
  • Twitter
  • YouTube
  • Instagram
  • SoundCloud

Istanbul’da “Ankara”nın derbeder ettiği Türk Rock (sahnesi) (reha çevirisi)

Alınlarına yazılı klişelerin ve çürük bir kültür politikasının arasına sıkışan türk rock sahnesi kendini ihraç etmekte ve sürdürmekte zorlanıyor.

“Türkiye’de hayat niçin kaotik deniyor biliyor musun? Çünkü Türkiye’deyiz. Bu kadar basit. Burada birbirimizin üstüne yığılmış vaziyetteyiz, nezaket eksik”. Ikına sıkıla sorduğum ilk soruya, The Ringo Jets grubunun cevabıyla çizdiği manzara pek iç açıcı değil. Belirtmek lazım ki Lale Kardeş (davul, vokal), Deniz Ağan (gitar, vokal) Tarkan Mertoğlu (gitar, vokal) ‘ndan oluşan üçlünün müziği 82 milyon nüfuslu türkler arasında çok az geri dönüş alıyor: rock’n’roll, görüntü eğilimli. Haliyle ortaya çıkan sonuç daha baştan can sıkıcı: “Burada rock yapmak ve ağır bir tavrının olması buralarda pek hoş karşılanmıyor. Hareket alanımız oldukça kısıtlı; şu sıralar elektronik müzik kökenli sanatçıların biraz daha fazla kitle bulma şansı var ve konser mekanları  da onları ağırlamaya daha hazır.”

The Ringo Jets bu konuda dertli olan tek grup değil. Tantana Records’tan Reha Öztunalı’nın nazarında mesele bir açıdan da hiphop tarafından domine edilen bir dönemin içinde olunması ile ilgili: “Rock’ın tüm dünyadaki durumu da benzer değil mi?” Diye soruyor, cevabını kendisi verircesine. Ama tabi Türkiye’deki durum daha da zor. Müzik pazarı gayet büyük, ülkenin yaş ortalaması da yeterince genç (29-30), ancak “kendin-yap” yaklaşımını izleyenler ve kendine has bir iş ortaya koyanlar için belirli bir azınlığın dışında kendini göstermek karışık iş. Tam zamanlı olarak müzik ile geçinebilenler (genellikle) ilerisini çok da düşünmeden pazar kurallarına uyanlar oluyor. Tantana Records’taki sanatçıların çoğu ise, ekonomik şartları çok daha kırılgan olsa da kendilerini akımlara (modalara) kaptırmadan sanatlarıyla var olmaya çalışıyor”

Bunlar arasında surf-rock sevdalıları Palmiyeler var, ki onların Istanbul vizyonu, yoldaşları The Ringo Jets’ten ayrışıyor. Grubun kalanıyla beste yapmak ile meşgul olmadığı zamanlarda Mertcan Mertbilek tasarımcı olarak çalışıyor, plajlarda dolanıyor, karadeniz kıyısına sörf yapmaya gidiyor ya da şehrin sevilen konser salonlarından Salon IKSV’de konser izliyor. Burada geçtiğimiz sene içinde King Krule, Khruangbin, La Luz, Mild High Club ve King Gizzard and The Lizard Wizard gibi isimleri izlemiş.

Şarkıcı-gitarcıya göre Istanbul’un sorunu yeterince stüdyo olmaması değil (“gayet iyi stüdyolar var burada”) ama destek eksiği. Bilhassa plak şirketleri. Tantana Records ile çalışmadan önce Palmiyeler ilk iki projelerini kendileri yapmak için epey uğraşmak zorunda kalmış. Bugün, herşey daha iyi gidiyor gibi, hatta yeni bir albüm için major bir şirket ile kontak kurulmuş durumda ama istanbullular hala Türkiye dışında da var olmak için zorlanıyor. Mesele şarkı sözlerinde, kendi dillerinde söylüyor olmaları.

“Uzunca bir süre, türkçe söylüyor olmak önemli bir fren oldu, o yüzden yurtdışındaki izleyicinin dikkatini nasıl çekeriz diye özel bir gayret göstermedik; diyerek itiraf ediyor. Ne mutlu ki, son yıllarda bu durum da değişti, özellikle son albümleri ile birlikte. Albüme Avrupa ve Amerika’dan iyi geri dönüşler almak hoş bir sürpriz oldu. Özellikle türk kökenli olmayan bir kitle tarafından.” The Ringo Jets kanadında durum farklı sayılmaz. Bir yandan Kopenhag sokaklarında, kendi şehirleri Istanbul’dan daha çok tanınıyor olmak kendilerine ilginç geliyor. Diğer yandan yerel grupların yurtdışına açılma konusunda vize alma zorunluğundan tutun, kendilerine yurtdışında elle tutulur bir kimlik yaratma konusundaki sorunlar kafalarına takılıyor: “Müziğimizde doğulu tınılar var, ama bunu abartmıyoruz. Bir yandan da (yurtdışında) konserlerimize gelen izleyiciler nereden geldiğimizi duyunca şaşkınlıklarını gizlemiyor. Bağlama olmadan olamazmış ve yurtdışında turlamak için illa geleneksel müzikler çalmak gerekiyormuş gibi zorunluluklar varmışçasına klişelerin üzerinde sörf yapmak gibi biraz.”


Kültürel klişeler meselesini Reha Öztunalı ezbere biliyor. 2010’ların başından itibaren mesaisini rock sahnesine taşımadan önce de müzik endüstrisinde yıllardır çalışıyor, önceleri caz etkinlikleri organize ediyorken de çok benzer  manzaralara şahit olmuş. “Avrupalı ya da amerikalı promoter’lar türk müzisyenlerden müziklerinde mutlaka doğulu/oryental  bir şeyler bulundursun diye bekliyor. Örneğin onlara The Ringo Jets’ten bahsederken, kolaylıkla benzer tarzda daha yakındaki bir rock grubunu, daha düşük maliyetle ve daha az idari külfetle getirmek mümkün gözüyle bakıyorlar. Mesele yetenek ile ilgili değil, tamamen kültür ile alakalı.” Konuyu, anadolu rock akımından ziyadesiyle etkilenen hollandalı grup Altın Gün’e getirdiğimde çok hızlı cevapı veriyor: “Kesinlikle kötü müzik yapıyorlar demiyorum, tam tersine, ama Türkiye’de onlar gibi tınlayan onlarca grup var. Altın Gün’ün (dünyada) sahip olduğu şöhrete diğerleri ne engel oluyor? Avrupalı bir grup olmamaları ve haliyle programlanmalarının daha zor olması.”

Reha Öztunalı hemen peşine Birth of Joy örneğini veriyor: “

(Tesadüf, yine) Hollanda’dan The Ringo Jets ile aynı anda çıkan grup “üç kez” Eurosonic’te sahne aldı, ki bu bizim gibi “Avrupalı olmayan” gruplar için mümkün değil; devletlerinden finansal destek aldılar, ki Türkiye’de böyle bir şey yok, (bu gibi kaynaklarla, bizim cebimizden gitmeye kalksak) 10.000 USD’ye mal olan South BY South West gibi yerlerde de sahne aldılar. 2000’lerin ortasından itibaren, Türkiye’nin tam anlamlıyla yaratıcı patlama yaşadığı dönemdem bu yana yapım sayısı üçe katladıysa da görünürlük yarıya düştü diyebilirim. Konser salonları 500-600 kişilik, festivaller genellikle aynı “headliner”ların (gişe garanti olan isimlerin) peşinde ve izleyici talepleri de bu oranda çekingen, neredeyse gizli kalıyor” .

Bant Mag dergisinin editoryal ekibinin himayesinde düzenli olarak yeni türk sanatçılara sahne açan Demonation Festivali gibi örneklerin çoğalması adına Reha Öztunalı da muhtemel alternatifler arıyor. O da kendi gecelerini düzenlemek, hatta neden olmasın, “sanatçlarının kendilerini ifade edebileceği” bir festival organize etmeyi düşünüyor. Ama özellikle peşinde olduğu şey, Avrupa’da varlık göstermelerine destek olacak, finansal ve sektörel iş ortakları; gruplarını yurtdışında da tanıtabileceği işbirlikleri. “Mesele basit: Avrupa’da turlamak (bizim için) çok masraflı. 600 Euro’luk bir bütçe ile bir konser için ben buradan bir grubu yola çıkaramam. En az 15 konser gerekiyor ki, konserlerden biri vizeleri ödesin, ikinci ve üçüncüsü uçakları karşılasın vs…”
 

Öte yandan, tüm bu zorluklara rağmen Avrupalı izleyicinin ilgisini çekmeyi başaran tersi örnekler de var. Örneğin (80’ler İngilteresinin synth-pop akımına melankolik bir ithafta denebilecek) yeni albümü “Hata Payı”nı yayınlayan Jakuzi. (İkinci kez) Alman şirket City Slang ile çalışan grup için kendini dışarıya sunmak diğerlerine oranla daha kolay; ki zaten Istanbullu ikili şimdiden John Maus’un ön grubu olmayı garanti altına almış durumda. 

Bu ılımlı başarı bile Jakuzi’yi Türkiye’de rock sahnesine ilişkin eleştirel bir fikirden geri düşürmüyor. “2000’li yıllardan daha iyiyiz, bu kesin, ama ekonomik durum yeni materyal almayı, stüdyo kiralamayı daha da güçleştiriyor. Ekonomik olarak zor şartlarda çalışan bir kaç label dışında (Tantana, Mevzu Records et Wargasm Records) sanatçılar kendi başlarının çaresine bakmak zorunda, evlerinde kendi olanaklarıyla kayıt almak zorunda kalıyor. Ne mutlu ki türk sahnesi istisnai şekilde zengin, hem sanatçı hem fikir olarak… 2013’teki politik kaos ortamından sonra, yeniden “dinleniyor” olmak, başka grupların ortaya çıkışını görmek ve aslında yalnız olmadığımız anlamak iyi geliyor.”

Bu istikrarsız durumdan, güncel sanatçılar fayda çıkarmayı becermiş. Hepsi bugün bir ortak çalışmalardan bahsediyor ve bu başının çaresine bakma hali karşılıklı dayanışma ile ortak projeler üretmelerine yol açıyor. Kutay Soyocak (vokal) ve Taner Yücel (bas, synth) ‘den oluşan Jakuzi, bu küçük canlı dayanışma ortamı sayesinde Türkiye’nin herşeye rağmen, uzun yıllardır süregeldiği gibi sadece geçmiş ile sınırlı kalmayan, oldukça zengin ve eklektik bir rock sahnesine sahip olduğunu, vurguluyor. “Dışarıdan bakınca Türk rock sahnesi 1970’lerdeki Altın Çağı’nı ve Anadolu Rock akımını yaratan Erkin Koray, Barış Manço ya da Moğollar gibi isimlerle sınırlı idi, diye ekliyor Reha Öztunalı. Oysa bugün pek çok yeni isim çok daha modern bir şeyler sunuyor ve kulak verilmesini hak ediyor”.

Buna ikisi birden ortak paydada ekliyor: “Türkiye’de kendini kolayca bir sahne ya da estetiğe kaptırma riskin hep var. Doğu ile Batı kültürlerinin ortasında kendini konumlandırmayı başarmak kolay değil. Ne mutlu ki ülke kendine has, yaratıcı bir sahne inşa edebiliyor. Bu da taze bir rüzgar estiriyor.”

 

Palmiyeler, the Ringo Jets ya da Jakuzi’ye bakınca enerji ve cesaretlerinden ve hatta politik şuurlarından etkilenmemek elde değil. Bunun sebebi belki de Istanbul’da, ülkenin başkaldırısının kalbinin attığı şehirde yaşıyor olmaları: “Müziğimiz o kadar da politik denemez, diyor Jakuzi tayfası. Ama parçalarımızın barındırdığı bu melankoli, bu yalnızlık ve bu karanlık hava esasen Türkiye’de geçirdiğimiz hayatın bir sonucu. Bizim için burada gelecek karanlık, ülkenin ekonomisine ve politikalarına bakman yeterli…”

The Ringo Jets’ten Lale de buna yakın bir şey söylüyor: “Parçalarımızın çoğunda sonuna kadar güçlü durmak gerektiğini söylüyor, insanları kendilerini ifade etmeye cesaretlendirme çalışıyoruz. Politik bir grup olmayı istediğimizden değil, ama hükümetimizin gariplikleri, kendimize rağmen, bizi söz almaya zorluyor. Yoksa tabi inan bana net şekilde beni terk eden sevgilimi ne kadar özlediğimi anlattığım şarkılar söylemeyi isterdim.”
 

“Ki bu da kendi içinde bir sorun aslında, diye itiraz ediyor, grup arkadaşı Deni Ağan. Kesin olan şu ki insanlar (içinde bulundukları açmazı) kırmak ve isyan etmek için rock’a ne kadar ihtiyaçları olduğunu anlayamıyor.” Eksik olan ilginç gruplar değil. Zira Jakuzi, Ringo Jets, Palmiyeler’in peşinden Türk toplumunun boşluklarında filizlenen ve kaynayan bir sahne, aysbergin görünen yüzü var: the Kites, The Raws, Hedonistic Noise, Praio Futuro, Kim Kim O (Fransız plak şirketi Lentonia Records’tan albüm çıkaran)  ve hatta Baba Zula, hepsi Rock’un halihazırda Türkiye’de yayılmasına vesile oluyor.  Uluslararası mecrada ne zaman kabul görür? Reha Öztunalı buna inanıyor “Vakit alacak, ama biz ısrar ediyoruz”

Turkish rock in Ankara, Istanbul

(google translate)

In the face of the clichés attached to the skin and a rickety cultural policy, Turkish rock barely export and perpetuate.


"Do you know why life in Turkey is considered chaotic? Because we are in Turkey, that's it. Here, we are piled on top of each other, it lacks civility. " The first question just posed, now the members of The Ringo Jets set the scene, not exactly rosy. It must be said that Lale Kardeş (on drums and vocals), Deniz Ağan and Tarkan Mertoğlu (on guitar) play music that meets little resonance among the 82 million Turkish residents: rock'n'roll, noisy trend. So, inevitably, the statement is somewhat bitter:"Rocking and having a heavy sound is pretty bad here. We have a fairly small margin of maneuver, where artists from electronic music will have a little more chance of finding an audience and rooms ready to welcome them. "


The Ringo Jets is not the only group involved. According to Reha Öztunali, the boss of Tantana Records , this situation would not be surprising in a time dominated by hip-hop: "It's the same everywhere in the world for rock, no ? he asks, with the tone of the one who already knows the answer.After that, it is sure that the situation is even more difficult in Turkey. The music market is huge, the average age is quite young (29-30 years), but it is very difficult to get out of a certain niche if you have a DIY and authentic approach. Those who live full of music are those who respond to the law of the market, without thinking in the long run. Unlike the artists of Tantana Records who, even if their economic situation is more wobbly, manage to live their art without following trends. "


Among them, there are Palmiyeler , surf-rock lovers whose vision of Istanbul differs drastically from that of their colleagues at Ringo Jets. When he is not busy dealing with the rest of his band, Mertcan Mertbilek works as a designer, walks on the beach, goes surfing on the Black Sea side or goes to IKSV, one of the most the most advanced rooms in the city. There, he saw King Krule, Khruangbin, La Luz, Mild High Club or King Gizzard and The Lizard Wizard last year.


According to the singer-guitarist, the problem of Istanbul is not the absence of studios ( "we have very good here" ), but the lack of support. In particular labels. Before signing on with Tantana Records, Palmiyeler struggled to self-produce his first two projects. Today, everything seems better, contacts have even been established with a major for a new album, but the Istanbulites still struggle to export outside Turkey. Blame their lyrics, sung in their native language.
 

"For a long time, singing in Turkish was a brake, so we never made the effort or think that we could seduce listeners abroad, he regrets. Fortunately, the situation has changed a lot in recent years, especially since the release of our last album. It was a nice surprise to have good feedback from Europe or the United States. Especially from an audience that does not have a Turkish origin. " As for Ringo Jets same conclusion. On the one hand, they are surprised to be more recognized in the streets of Copenhagen than in their own city. On the other hand, they regret the difficulties encountered by local groups to obtain a visa or to create their own identity abroad: "There are oriental sounds in our music, But we do not overplay this. So people are always amazed when told where they come from. It's a bit like you have to surf the cliché, use a balalaika and play traditional music to shoot abroad ... "
 

These cultural cliches, Reha Öztunali knows them by heart. Since he worked in the music industry, first in the organization of jazz events before reinventing himself in rock in the early 2010s, he has been confronted many times. And his report is bitter: "European or American promoters expect Turkish musicians to bring something oriental in their music. When we talk to them about the Ringo Jets, for example, they will tell themselves that they can find a rock band of the same type near their home, which will cost them less and take less time from them. administrative view. It's not just about talent, it's really about culture. » We then talk about the Dutch formation Altin Gün, strongly inspired by the anadolu rock, and his response is expeditious: "I do not say that this collective makes bad music, quite the contrary, but we have dozens of groups that sound like that in Turkey. What prevents them from having the reputation of Altin Gün? The fact of not being a European band, and therefore to be more complicated to book. "


In the wake, Reha Öztunali cites the example of Birth Of Joy: "They appeared in the Netherlands at the same time as the Ringo Jets, but they were able to play Eurosonic, which is impossible for a non-European group. They have received financial support from their country, which is not the case in Turkey, and have been able to go to South By Southwest, which costs ten thousand dollars ... All that to say that it is not the groups and ideas that are lacking, but the means. For, if the production has tripled since the mid-2000s, a time when Turkey was in full creative boom, the visibility has been reduced by half ... The rooms do not exceed 500 or 600 seats, festivals offer always the same headliners and the public demand remains rather shy, almost confidential. "
 

Like the editorial team of Bant Mag magazine, which regularly supports new Turkish artists and set up the Demonation Festival , Reha Öztunali is looking for some alternatives. He also wants to organize parties and, why not, a festival to defend "the freedom of expression of his artists . " But what he is looking for above all are European financial partners, structures able to help finance the tour of his groups."It's simple: the costs of running in Europe are too high. I can not move a group for a date to 600 euros ... It takes at least a fortnight, knowing that the first will allow to repay the visas, the second, third and fourth will pay the flights, etc. "

 

There are of course some counter-examples, groups that, despite the constraints, manage to seduce the European public. Just like Jakuzi, whose second album ( Hâta Payi , a sort of ode to synth-pop as it was conceived in the 80s in England, with restraint and melancholy) has just been released. Once again at City Slang, a German label that allows the Turkish entity to export more easily than others - remember that the duo of Istanbul assured the first parts of John Maus.
 

This success, moderate, does not prevent Jakuzi from having a rather critical opinion on the situation of rock in Turkey. "It's better than in the 2000s, for sure, but the economic situation makes it difficult to buy new equipment or rent studios. With the exception of a few labels with a low financial margin (Tantana, Mevzu Records and Wargasm Records) , the artists are forced to fend for themselves, to record at home in rather limited conditions ... Fortunately, that does not prevent the Turkish scene to be particularly rich, in artists as in ideas. After the political chaos of 2013, it feels good to feel heard again, to see other groups appear and to understand that we are no longer alone. "


From this precarious situation, the current artists have indeed made some profits. All speak today about mutual aid, this resourcefulness that leads groups to support each other, to get the good tips. According to Kutay Soyocak (vocals) and Taner Yücel (bass, synth) from Jakuzi, it is this small impetus of solidarity that allows Turkey to have from now on a quite rich and eclectic rock scene, far from being only turned to the past as it has long been the case. "Outside Turkey, the local rock scene is often limited to the names of Erkin Koray, Barış Manço or Moğollar, all of whom have defined the golden age of anadolu rock in the 1970s , rewinding Reha Öztunali .Only, many current artists offer something more modern, and deserve to be listened to. "

To which the two accomplices add: "One can easily get trapped within a scene or an aesthetic in Turkey. Between the culture of the East and that of the West, it is also difficult to succeed sometimes ... Fortunately, the country can rejoice to host an increasingly singular and creative scene. It brings a wind of freshness. "


When we meet Palmiyeler, The Ringo Jets or Jakuzi, we are struck by their energy and daring, but also by their political awareness. Maybe it's because they live in Istanbul, the beating heart of the Turkish popular uprising: "Our music is not political as such, say the guys Jakuzi. But this melancholy, this loneliness and this vision of the black things that you can feel in our songs, is the consequence of a life spent in Turkey. The future is dark for us here, just look at the economy and politics of the country ... "


Lala from The Ringo Jets has a similar saying: "In most of our songs, we talk about staying strong, encouraging people to assert themselves . We did not necessarily the will to be a political group, but the absurdity of our government we p o usse spite of us to speak. Because yes, you can cr me ory : I'd rather sing clearly how my boyfriend miss since he left me ..."

"Which is a problem, too," said his friend Deniz Ağan. But what is certain is that people do not realize how much they need rock to escape or revolt. " It is not however the interesting groups that are missing. Because, behind Jakuzi, Ringo Jets and Palmiyeler, it's quite a scene that swarms and moves in the interstices of the Turkish society, such as the submerged part of an iceberg: The Kites, The Raws, Hedonistic Noise, Praio Futuro, Kim Kim O (signed by the French Lentonia Records) or Baba Zula, all currently allow rock to resonate in Turkey. While waiting for the consecration to the international? Reha Öztunali believes: "It will take time, but we insist" .

Le rock turc, dans la dèche d'Ankara à Istanbul

(version originale)

En butte aux clichés qu'on lui colle à la peau et à une politique culturelle rachitique, le rock turc peine à s'exporter et à pérenniser.


« Tu veux savoir pourquoi on considère la vie en Turquie comme chaotique ? Parce qu’on est en Turquie, tout simplement. Ici, on est entassé les uns sur les autres, ça manque de civilité. » La première question à peine posée, voilà que les membres de The Ringo Jets posent le décor, pas exactement reluisant. Il faut dire que Lale Kardeş (à la batterie et au chant), Deniz Ağan et Tarkan Mertoğlu (à la guitare) jouent une musique qui ne rencontre que peu d’écho auprès des 82 millions résidants turcs : le rock’n’roll, tendance noisy. Alors, forcément, le constat se veut quelque peu amer : « Faire du rock et avoir un son assez lourd est plutôt mal vu ici. On a une marge de manœuvre assez faible, là où des artistes venus des musiques électroniques auront un peu plus de chances de trouver une audience et des salles prêtes à les accueillir. »


The Ringo Jets n’est pas le seul groupe concerné. À en croire Reha Öztunali, le boss de Tantana Records, cette situation n‘aurait même rien d’étonnant au sein d’une époque dominée par le hip-hop : « C’est un peu pareil partout dans le monde pour le rock, non ?, interroge-t-il, avec le ton de celui qui connaît déjà la réponse. Après, c’est sûr que la situation est encore plus difficile en Turquie. Le marché musical est énorme, la moyenne d’âge est assez jeune (29-30 ans), mais c’est très compliqué de s’extraire d’une certaine niche si on a une approche DIY et authentique. Ceux qui vivent pleinement de la musique sont ceux qui répondent à la loi du marché, sans penser au long terme. Contrairement aux artistes de Tantana Records qui, même si leur situation économique est plus bancale, parviennent à vivre de leur art sans suivre les tendances. »


Parmi eux, il y a notamment Palmiyeler, des amoureux de surf-rock dont la vision d’Istanbul diffère drastiquement de celle de leurs confrères de chez Ringo Jets. Quand il n’est pas occupé à composer avec le reste de sa bande, Mertcan Mertbilek travaille ainsi en tant que designer, se balade sur la plage, va surfer du côté de la mer Noire ou se rend au Salon IKSV, l’une des salles les plus pointues de la ville. Là, il y a vu King Krule, Khruangbin, La Luz, Mild High Club ou King Gizzard and The Lizard Wizard l’année dernière.


Selon le chanteur-guitariste, le problème d’Istanbul, ce n’est pas l’absence de studios ( « on en a de très bons ici »), mais bien le manque de soutien. Notamment des labels. Avant de signer chez Tantana Records, Palmiyeler a ainsi galéré à autoproduire ses deux premiers projets. Aujourd’hui, tout semble allait mieux, des contacts ont même été établis avec une major en vue d’un nouvel album, mais les Stambouliotes peinent toujours pour s’exporter en dehors de la Turquie. La faute à leurs textes, chantés dans leur langue maternelle.

« Pendant longtemps, le fait de chanter en turc a été un frein, on n’a donc jamais fait l’effort ou penser que l’on pourrait séduire des auditeurs à l’étranger, regrette-il. Heureusement, la situation a pas mal changé ces dernières années, notamment depuis la sortie de notre dernier album. Ça été une bonne surprise d’avoir de bons retours venant d’Europe ou des États-Unis. D’autant plus de la part d’un public qui n’a pas d’origine turque. » Du côté des Ringo Jets, même constat. D’une part, ils s’étonnent d’être plus reconnus dans les rues de Copenhague que dans leur propre ville. D’autre part, ils regrettent les difficultés rencontrées par les groupes locaux pour obtenir un visa ou pour se créer une identité propre à l’étranger : « Il y a des sonorités orientales dans notre musique, mais on ne surjoue pas cet effet. Si bien que les gens sont systématiquement étonnés lorsqu’on leur dit d’où on vient. C’est un peu comme si on était obligé de surfer sur le cliché, d’utiliser une balalaika et de jouer des musiques traditionnelles pour tourner à l’étranger... »

Ces clichés culturels, Reha Öztunali les connaît par cœur. Depuis qu’il bosse dans l’industrie musicale, d’abord dans l’organisation d’évènements jazz avant de se réinventer dans le rock au début des années 2010, il y a été confronté à maintes reprises. Et son constat est amer : « Les promoteurs européens ou américains attendent des musiciens turcs qu’ils amènent quelque chose d’oriental dans leur musique. Quand on leur parle des Ringo Jets, par exemple, ils vont se dire qu’ils peuvent trouver un groupe de rock de la même trempe près de chez eux, ce qui leur coûtera moins cher et leur prendra moins de temps d’un point de vue administratif. Ce n’est pas qu’une question de talent, c’est vraiment lié à la culture. » On lui parle alors de la formation néerlandaise Altin Gün, fortement inspirée par l’anadolu rock, et sa réponse se veut expéditive : « Je ne dis pas que ce collectif fait de la mauvaise musique, bien au contraire, mais on en a des dizaines des groupes qui sonnent comme ça en Turquie. Qu’est-ce qui les empêche d’avoir la renommée d’Altin Gün ? Le fait de ne pas être un groupe européen, et donc d’être plus compliqué à booker. »


Dans la foulée, Reha Öztunali cite l’exemple de Birth Of Joy : « Ils sont apparus aux Pays-Bas en même temps que les Ringo Jets, mais ils ont pu jouer à Eurosonic, ce qui est impossible pour un groupe non-européen. Ils ont reçu le soutien financier de leur pays, ce qui n’est pas le cas en Turquie, et ont pu avec cela aller jouer à South By Southwest, ce qui coûte dix mille dollars… Tout ça pour dire que ce ne sont pas les groupes et les idées qui manquent, mais bien les moyens. Car, si la production a triplé depuis le mitan des années 2000, une époque où la Turquie était en plein boom créatif, la visibilité s’est quant à elle réduite de moitié… Les salles ne dépassent pas 500 ou 600 places, les festivals proposent toujours les mêmes têtes d’affiche et la demande du public reste assez timide, presque confidentielle. »

À l’image de l’équipe rédactionnelle du magazine Bant Mag, qui soutient régulièrement les nouveaux artistes turcs et a mis sur pied le Demonation Festival, Reha Öztunali cherche donc quelques alternatives. Lui aussi souhaite organiser des soirées et, pourquoi pas, un festival afin de défendre « la liberté d’expression de ses artistes ». Mais ce qu’il cherche surtout, ce sont des partenaires financiers européens, des structures capables d’aider à financer la tournée de ses groupes. « C’est bien simple : les frais engendrés pour tourner en Europe sont trop élevés. Je ne peux pas déplacer un groupe pour une date à 600 euros… Il en faut au moins une quinzaine, sachant que la première va permettre de rembourser les visas, les deuxième, troisième et quatrième vont payer les vols, etc. »

 

Il existe bien sûr quelques contre-exemples, des groupes qui, malgré les contraintes, parviennent à séduire le public européen. À l’image de Jakuzi, dont le deuxième album (Hâta Payi, sorte d’ode à la synth-pop telle qu’elle était envisagée dans les années 80 en Angleterre, avec retenue et mélancolie) vient de paraître. Une nouvelle fois chez City Slang, un label allemand qui permet à l’entité turque de s’exporter plus facilement que d’autres - rappelons que le duo d’Istanbul a assuré les premières parties de John Maus. 

Ce succès, modéré, n’empêche pas Jakuzi d’avoir un avis assez critique sur la situation du rock en Turquie. « C’est mieux que dans les années 2000, c’est sûr, mais la situation économique rend difficile l’achat de nouveaux matériel ou la location de studios. À l’exception de quelques labels à la marge financière assez faible (Tantana, Mevzu Records et Wargasm Records) , les artistes sont obligés de se débrouiller, d’enregistrer chez eux dans des conditions assez restreintes… Heureusement, ça n’empêche pas la scène turque d’être particulièrement riche, en artistes comme en idées. Après le chaos politique de 2013, ça fait du bien de se sentir de nouveau écouté, de voir d’autres groupes apparaître et de comprendre que l’on n’est plus seul. »


De cette situation précaire, les artistes actuels ont effectivement su tirer quelques bénéfices. Tous parlent aujourd’hui d’entraide, de cette débrouillardise qui amène les groupes à se soutenir les uns les autres, à se refiler les bons plans. À en croire Kutay Soyocak (chant) et Taner Yücel (basse, synthé) de Jakuzi, c’est ce petit élan de solidarité qui permet à la Turquie d’avoir désormais une scène rock assez riche et éclectique, loin d’être uniquement tournée vers le passé comme ça a longtemps été le cas. « Hors de la Turquie, la scène rock locale est souvent limitée aux noms d’ Erkin Koray, Barış Manço ou Moğollar, tous ces artistes qui ont défini l’âge d’or de l’anadolu rock dans les années 1970, rembobine Reha Öztunali. Seulement, beaucoup d’artistes actuels proposent quelque chose de plus moderne, et méritent qu’on les écoute. »

Ce à quoi, les deux complices ajoutent : « On peut facilement se retrouver piégé au sein d'une scène ou d'une esthétique en Turquie. Entre la culture de l'Est et celle de l'Ouest, il est d'ailleurs difficile de réussir à se situer parfois... Heureusement, le pays peut se réjouir d'abriter une scène de plus en plus singulière et créative. Ça amène un vent de fraicheur. »


Quand on rencontre Palmiyeler, The Ringo Jets ou Jakuzi, on est en effet frappé par leur énergie et leur audace, mais aussi par leur conscience politique. Peut-être est-ce parce qu'ils vivent à Istanbul, le cœur battant du soulèvement populaire turc : « Notre musique n’est pas politique en tant que telle, précisent les mecs de Jakuzi. Mais cette mélancolie, cette solitude et cette vision des choses assez noires que tu peux ressentir dans nos morceaux, c’est la conséquence d’une vie passée en Turquie. L’avenir est sombre pour nous ici, il suffit de regarder l’économie et la politique du pays… »


Lala de The Ringo Jets tient peu ou prou le même discours : « Dans la plupart de nos morceaux, on dit à quel point il faut rester fort, on encourage les gens à s’affirmer. On n’a pas forcément la volonté d’être un groupe politique, mais l’absurdité de notre gouvernement nous pousse malgré nous à prendre la parole. Car oui, tu peux me croire : je préfèrerais nettement chanter à quel point mon copain me manque depuis qu’il m’a quitté… »

« Ce qui est un problème en soit également, nuance son compère Deniz Ağan. Mais ce qui est sûr, c’est que les gens ne réalisent pas à quel point ils ont besoin du rock pour s’évader ou se révolter. » Ce ne sont pourtant pas les groupes intéressants qui manquent. Car, derrière Jakuzi, Ringo Jets et Palmiyeler, c’est bien toute une scène qui grouille et s’agite dans les interstices de la société turc, telle la partie immergée d’un iceberg : The Kites, The Raws, Hedonistic Noise, Praio Futuro, Kim Kim O (signé chez les Français de Lentonia Records) ou encore Baba Zula, tous permettent actuellement au rock de résonner en Turquie. En attendant la consécration à l’international ? Reha Öztunali y croit : « Ça va prendre du temps, mais on insiste ».